“PARAYI VERDİ DÜDÜĞÜ ÇALDI”

Bu, Ülker İnce’nin Frances. S. Saunders’ten çevirdiği, önce Doğan Kitapçılık’ın, sonra da Kırmızı Yayınları’nın bastığı önemli bir kitap; alt başlığı zaten her şeyi anlatıyor: Sanat ve Edebiyat Dünyasında CİA Parmağı. 

Biliyorsunuz, Berlin ele geçirilene dek, ABD, İngiltere ve Avrupa devletlerinin çoğu SSCB’yle el eledir; nitekim Yalta’da dünyanın paylaşımına da ABD, İngiltere ve SSCB birlikte karar vermişlerdir. 

Ama ortaklık 1945’ten sonra usul usul değişmeye başlamıştır; rastlantı sonucu, iki eski Sovyet yurttaşı, Michael Jısselson ile Nicolas Nabokov’un yolları Berlin’de çakışır; ikisi de amansız ortaklaşmacılık (komünizm) düşmanıdır ve ileriki yıllarda bu alanda büyük işler başaracaklardır. 

Ancak CİA’nın temeli asıl ünlü General Marshall ile Başkan Truman tarafından atılacaktır; 5 Haziran 1947’de, Avrupa’yı kasıp kavuran soğuğa ve yoksulluğa karşı adından daha ünlü Yardım Tasarısı’nı önerir; Amerika’nın en tanınmış üniversitelerinden Harvard’ın seçkin öğrencilerine şunları söyler:”İstikrarsızlık yaygınlaştı. Bizim bugüne kadar bildiğimiz Avrupa’nın çehresini, özgür insanlığın ve özgür uygarlığın çıkarlarına ters düşecek biçimde değiştirmeye yönelik planlar var. Avrupa  ülkelerinin sorunlarını kendi olanaklarıyla çözmelerini beklersek kurtulma olasılıkları olmayacaktır; ekonomik sıkıntılar öylesine fazla, toplumsal rahatsızlıklar öylesine şiddetli, siyasal belirsizlikler öylesine yaygın ki, aynı inanç ve mirası paylaştığımız Batı Uygarlığı’nın tarihsel temeli, Almanya’da yok etmeye çalıştığımız zorbalığın imgesiyle yeni bir biçim alacaktır.” 

Onun görüşlerini benimseyen Harry S. Truman birkaç ay sonra şu öneriden bulunur: “Dünya tarihinin içinde bulunduğumuz bu ânında her ulus iki hayat tarzından birini seçmek zorunda. Pek çok durumda, özgür bir seçim olmaz bu. Hayat tarzlarından biri çoğunluğun iradesiyle seçilmiş olandır…İkincisiyse, çoğunluğa zorla kabul ettirilen, azınlığın iradesiyle. Şiddet ve baskıya başvurmak, basın ve radyoyu sıkı denetim altında tutmak, SEÇİM SONUÇLARINI ÖNCEDEN AYARLAMAK, kişisel özgürlükleri baskı altına almak kaçınılmaz hâle gelir. Benim inancıma göre, Birleşik Amerika, silahlı bir azınlığa ya da dışarıdan gelen baskıya boyun eğmeyen ve bu tür girişimlere direnen özgür halklara destek vermelidir. Özgür halkların kendi yazgılarını kendilerinin belirlemesine yardımcı olmalıyız.” 

Bu amaçla, CİA yavaş yavaş örgütlenir, güçlenir; onun işini kolaylaştırmak üzere vakıf ya da başka adlarla paravan kuruluşlar oluşturulur; ve bütün dünyada ortaklaşmacılık denemesi karşısında düş kırıklığına uğramış ya da bu yüzden acı çekmiş bütün Ortaklaşmacı Olmayan Solcu yazar ve sanatçılara çağrıda bulunulur; bunlar arasında Arthur Koestler, David Rousset, Raymond Aron, Rémy Roure, André Philip, Claude Mauriac, André Malraux, Jules Romains, George Altman, André Gide, İgnazio Silone, Guido Piovene, Altiero Spinelli, Franco Lombardi, Muzzio Mazzochi, Bonaventura Tecchi vardı; bu ünlü kişilerle, Waldorf Astoria Oteli’nde bir Konferans düzenlenir; gelenlerin hemen hepsi ABD’yi öven, General Marshall’ın Tasarısı’nı destekleyen  konuşmalar yaparlar; tek bir kişi, o sıralarda genç bir yazar olan Norman Mailer, kimsenin kulak asmadığı, çarpıcı sözler eder: “Hem Sovyetler Birliği, hem ABD barış içinde bir arada yaşama olasılığını en aza indirgeyen saldırgan bir dış siyaset güdüyorlar. Analcılık var oldukça, savaş da olacak. Doğru dürüst, eşitlikçi bir toplumculuk kurulmadan barış olmayacak. Bir yazarın yapabileceği tek şey. Bildiği doğruyu söyleyip yazmaya devam etmektir.” 

Norman Mailer çok haklıydı elbet; ama Marx’ın dediği gibi, “tarihte olanlar, başka türlüsü olamadığı için öyle oluyor”; bu sefer de öyle oldu; SSCB’ni yönetenler, kendilerinin dışında herkesi kentsoylulukla, küçük kentsoylulukla suçlarken, tarih boyunca sömürgelik yaşamamış, yalnız kendi insanlarının bir bölümünü köle olarak kullanıp çalıştırmış kuşakların torunlarıydılar; ayrıcalık’lardan vazgeçmeyi bilemediler, kendilerine ayrı yazlık evler, mağazalar, türlü kolaylıklar yarattılar; halkın büyük çoğunluğu Sibirya toplama kamplarında çile çekerken, can verirken; Batı anamalcılığının işini kolaylaştırmak üzere, ellerinden geleni yaptılar – hem de bunun toplumculuk olduğuna inanarak! 

Bunun tersi, ancak 1959’da Küba’da yaşanacaktı; bir toprak ağasının çocuğu olan Fidel Castro ve arkadaşları, SCCB’de düşülen yanlışları da yakından inceleyip ders alarak, gerçek eşitliği yarattılar, bütün ayrıcalıkları silip süpürdüler; ama bu küçücük ulusun talihi, 400 yıllık sömürgeliğin acısını çekmiş olmak ve onun en çarpıcı simgelerinden ABD’ye karşı savaşmaktı. 

Sözü uzatmayayım; Parayı Verdi Düdüğü Çaldı, sayısız çarpıcı bilgi ve ayrıntıyla dolu öğretici bir kitap. 

Bertan Onaran
bertan37@hotmail.com

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s